Tuz, tat verme ve gıdaların korunması amacıyla eski zamanlardan beri kullanılan saydam,
kırılgan,
NaCl kimyasal bileşimine sahip bir mineraldir. Şeffaf küp şeklinde sodyum klorür
kristallerden oluşur.
Sofra tuzu birbirlerine sodyum ve klorür iyonlarının iyonik bağları
üzerinden
sıkıca bağlanmış çok küçük
küplerden oluşmaktadır. Tuzun yemek pişirme
alışkanlıklarının
başlamasıyla insan hayatına girdiği,
kullanımının toprak kap ve çanağın
keşfi ile başladığı
söylenebilmektedir. Önceleri deniz suyu yemeklerde
kullanılırken sonra
yavaş yavaş tuz
kullanımı ve üretimi de başlamıştır .
Tuzun kaynağı yer altından elde
edilenler de dahil olmak
üzere denizlerdeki, göllerdeki tuzlu sulardır.
Deniz suyunun
evapore edilmesi tuz elde
edilmesinde kullanılan en eski metottur. Tuz, madencilik veya
evaporasyonla elde edildikten
sonra kalitesine göre seçilir sonra ezilir daha sonra ise
partikül boyutuna
göre elekten geçirilir.
Çok küçük partiküllere bölünmüş yüksek kaliteli
tuz sofra tuzu olarak kullanılır.
Türk Gıda Kodeksi- Yemeklik tuz tebliğine göre yemeklik tuz;
ana maddesi sodyum
klorür (sodyum
klorür miktarı kuru madde de en az %98 olmalıdır)
olan ham tuzdan insan
tüketimine uygun nitelikte
üretilen tuzlardır. Yemeklik tuzlar sofra
tuzu ve gıda sanayiinde
kullanılan tuzlar olmak üzere ikiye ayrılır.
Sofra tuzu, doğrudan
tüketiciye sunulan, ince toz
haline getirilmiş, iyotla zenginleştirilmiş, rafine edilmiş
veya
edilmemiş yemeklik tuzlardır.
Rafine etme prosesleri basit yıkama şeklinde olabildiği gibi
geniş ölçülü
makineleşmiş
vakumla evaporasyon sistemlerinde de gerçekleştirilmektedir.
Tuz, mikrobiyolojik yönden riskli sayılmayan bir gıda maddesidir. Bu nedenle işleme ve ambalajlama sırasında
herhangi
bir
kontaminasyon
söz konusu değilse mikrobiyal bir aktivite de gözlenmemektedir.
Tuz higroskopik
olmasından dolayı
yüksek
nem tutma özelliğine sahiptir
ve topaklaşma görülebilir, bu, tuzun akıcılığına engel
olabilmektedir. Tuz kristalleri
etrafında oluşan
su buharı, doymuş suya dönüşmekte ve
kristalleşen bu su tuz
tanelerini birbirine bağlamaktadır. Bu hal
özellikle toz halinde fazla tuz kristalleri içeren partilerde daha kolaylıkla
oluşmaktadır. “Pudra tuz” denilen bu kısmın sofra
tuzlarından elenerek ayrılması gerekmektedir. Bu nedenle
üründe tekdüze bir tane iriliği
istenmektedir. Yemeklik tuz tebliğ
kapsamında sofra tuzları homojen olmalı, tane
büyüklüğü göz açıklığı 1000 mm’ lik elekten geçen kısım
en çok %20 olmalıdır.
Katkı maddeleri topaklaşmayı
önlemek için tuzun tadı ve çözünürlüğü bozulmayacak şekilde ülkelere göre değişiklik
göstererek kullanılır.
Rafinaj sırasında tuzlu suya evaporasyondan önce az miktarda sodyum ferro veya ferrisiyanür ilavesiyle
“dişli tuz” elde
edilmekte bu da topaklaşmaya engel olmaktadır.
Yemeklik tuz tebliğine göre nem miktarı sofra
tuzlarında
kütlece
en çok %0.5 olmalıdır.
Ayrıca tebliğ kuru ve ışıksız ortamda ağzı kapalı olarak muhafaza
edilmesi gerektiği bilgisinin
etiket üzerinde bulunması gerektiğini de
belirtmektedir . Neme duyarlı bir ürün
olan tuz iyi kurutulmadığı ve nem geçirmezliği
olan bir ambalaj içinde korunmadığı durumda topaklaşıp
sertleşmektedir. Ortam bağıl nemi %70’ in üzerinde olduğunda tuz
ambalajın su buharı geçirgenlik değeri
önemli olmakta ve bundan dolayı da
düşük olmalıdır.
Gıda maddelerinin içerisinde
yetersiz iyot bulunması,
bu eksikliğin giderilmesi için dünya çapında 100’ den fazla ülkede tuza
iyot eklemesi uygulamasını
beraberinde getirmiştir. İyot, tuza potasyum iyodür veya iyodat formunda kuru katı olarak veya sulandırılmış
çözelti
şeklinde üretim sırasında eklenir. İnce taneli sofra ve mutfak tuzları için püskürtme şekli tercih
edilmektedir-üç atmosfer
altındaki potasyum iyodür
bir konveyörden geçen tuza püskürtülür.. Zenginleştirme,
serbest iyot oranı Potasyum İyodat’ta
25-40 mg/kg tuz konsantrasyon limiti içinde
olacak şekilde yapılmalıdır.
Potasyum iyodat genellikle oksidasyona daha iyi
direnç gösterdiğinden, yüksek oranda impurite içeren,
tropikal
bölgelerdeki iklimsel ve saklama koşulları altındaki tuzdaki
stabilitesinden dolayı, ayrıca ek olarak
stabilizer kullanımını da gerektirmediğinden
tercih edilmektedir.
Potasyum iyodür oksijenle veya diğer okside edici maddelerle özellikle metal iyonları gibi
impuritelerin
varlığında ve nemli
ortamlarda element halindeki iyoda okside olmasından
dolayı potasyum iyodata
göre daha az stabildir. Potasyum iyodat
element halindeki iyoda
tuz içindeki demir iyonları gibi çeşitli
indirgeyici maddelerle indirgenebilir.
Tuzu iyotlama
programlarının amacı tüketiciye yeterli miktarda
iyot içeren, zenginleştirilmiş, ürün
sunmaktır.
İyotlu tuzdaki iyodun tüketici
tarafından yararlanılabilir
olması eklenen iyot
miktarı, karıştırılıp
homojen olarak paketler içinde bulunması, dağıtım- saklama
sırasındaki
kayıplar gibi etkenlerle
değişiklik gösterir. İyodun ortam sıcaklığında kolaylıkla
süblimleşmesinden dolayı tuz
iyotlama
programlarının etkili olması, iyodun özellikle de
potasyum iyodun
stabilitesine bağlıdır. Tuzdaki
iyodun stabilitesi,
tuzun nem içeriği ve
ortamın rutubet derecesi, ışık, ısı,
tuzdaki impuriteler,
asitlik veya alkalilik, iyodun formu
gibi etkenlerle
belirlenmektedir. Yüksek nem
içeriğine sahip
koşullarda saklama ambalajın
su geçirmeme özelliğinin olmaması durumunda
iyodun kaybına
neden olur. İyot miktarı
tuzun su-hava geçirgenliği olmayan bir maddeyle
ambalajlanması, kuru,
serin ve ışıktan
uzak tutulması durumunda değişmeden korunabilmektedir.
Türk Gıda Kodeksi’ ne
göre de tuz etiketi üzerinde “kuru ve ışıksız
ortamda ağzı kapalı olarak
muhafaza edilmelidir”
ifadesi yer almalıdır.
Ortamın neminin iyot stabilitesine etkisi büyüktür. Ancak nemli ortamda, tropikal
koşullarda 6 ay boyunca nem oranı %100’ de kalmasa da ambalaj içine bir kere
absorbe edildiğinde yüksek nem içeriği kalmaya devam edecektir. Ambalajlama
sistemdeki nem oranını etkiler.
İyodun tuz içinde kalması kullanılan iyot bileşenine,
ambalajlama tipine, ambalajın mevcut iklim koşullarına maruz kalmasına ve iyot
eklenmesiyle tüketim arasındaki geçen zaman bağlıdır. Ambalajın gözenekli olması
iyot bileşeninin sızmasına ve tüketiciye ulaşıncaya kadar az veya hiç iyot kalmamasına
sebep olabilir.
Tuzda kullanılan ambalaj materyalleri arasında kağıt, yüksek ve alçak
yoğunluklu polietilen, juttan yapılmış torba bulunur. Juttan yapılmış çuval mekanik olarak
en iyi korumayı sağlasa da hava ve suyun tuza nüfuz etmesine izin vermektedir. Ancak
yığınların ambalajlanmasında mekanik dayanımın iyi olmasından dolayı çuval tercih
edilmektedir.
Tuzun etkili nem bariyeri olma özelliğine sahip düşük yoğunluklu polietilen
torbalarda
ambalajlanması iyot kaybını büyük oranla azaltmaktadır. Potasyum iyodürle
iyotlanmış
bir kat 60mm polietilen ve beş kat kağıt laminasyonundan oluşan bir ambalajdaki
tuzun
içerdiği iyot miktarının 5 yıllık bir saklama sonunda mükemmel derecede korunduğu
gözlenmiştir.
Uygun olarak HDPE veya polipropilen (lamine edilmiş veya edilmemiş) veya
LDPE-lined jute
kullanılabilmektedir.
İyotlanmamış tuz örnekleri 50mg/kg iyot içerecek şekilde potasyum iyodat ile iyotlanıp paketleme yöntemleri
incelendiğinde
(LDPE torba, HDPE torba ve açık plastik konteynır) ambalajlanmış ürünler 40°C ve yüksek nemde
(%100), 40°C ve orta
nemde (%60) saklandığında elde edilen sonuçlarda LDPE ambalaj materyalinin tuz
örneğindeki iyot kaybını en fazla önlediği
görülmüş, bu örnekteki iyot miktarının 6 ay değişmeden kaldığı tespit
edilmiştir. En çok iyot kaybı ise HDPE torbalarda
olmuştur. Açık konteynırdaki kayıp ise orta derecededir.
Sonuçlar göstermektedir ki iyi nem bariyeri sağlayan ambalaj
materyali iyot kaybını önemli ölçülerde
azaltmaktadır .
Alçak yoğunluklu polietilen ülkemizde Petkim Petrokimya A.Ş
tarafından “Petilen F2-12
(film polimeri)” ve “Petilen G-03-5 (genel amaç polimeri)” ticari adları ile tanımlanmaktadır.
Dayanıklı bir gıda
olan tuzun ambalajlanmasında F2-12’ den yapılan torbalar kullanılabilmektedir.
Yüzeyleri parafin filmi ile
kaplanmış kağıtlar son derece iyi su ve su buharı geçirmezlik özelliğine sahip bir malzemedir, daha iyi bir
koruma sağlamak
amacıyla erime noktası 55-80 °C derece olan mikrokristallin vakslar, poliizobutilen, doğal
ve yapay reçineler, butil kauçuk,
polietilen ve diğer polimerler ilave edilmektedir. Bu şekilde modifiye edilmiş
parafinle kaplanarak suya dayanımı artmış, su
buharı ve gaz geçirmezliği iyileştirilmiş, ısıl yapışabilme niteliği,
parlaklık ve esneklik kazandırılabilmiş olan kağıtlar tuzun
ambalajlanmasında sargılık kağıt olarak kullanılırlar.
“Hot melt mumlanmış kağıtlar” olarak tanımlanan bu tip kağıtlar;
katlanabilirlik, katlamada büküm yerlerinin
geçirmezlik bakımından fazla olumsuz etkilenmemesi, ısıl yapışabilme, düşük
sıcaklık derecelerinde bile
kaynaklanabilme, yapışma sonrası çabuk sertleşme ve koku sorunun olmaması gibi olumlu
özelliklere
sahiptirler.
Sonuç olarak ülkemizde tuz ambalajlamasında düşük yoğunluklu polietilen tuzun besin değerini
koruması ve istenilen kalitede tüketiciye ulaşmasının sağlanması nedeniyle tercih edilmektedir.
KAYNAKLAR
http://www.pathcanada.org/english/content/determination.html
http://www.saltinstitute.org/15.html.
http://www.eu-salt.com/manufact/special.htm
http://www.petzfamilyschool.com/youngsalt.htm
“Yemeklik tuz tebliği”, Türk Gıda Kodeksi, Tebliğ No: 99-8. http://icb.usp.br/~lats/BURGI.HTM.
http://www.chem-eng.toronto.edu/~diosady/sltstblty.html.
http://www.paho.org/English/HSP/HSO/oral_20eng.pdf
Diosady, L.L., Alberti, J.O., Venkatesh Manner, M. G., Stone, T.G., 1997.“Stability of iodine in iodized salt used for
correction of iodine-deficiency disorders” Food-and –Nutrition-Bulletin;18 (4) 388-396
Heperkan, D. 2000. “Haccp Sistemi’nin temel prensipleri ve tehlike analizi”, Gıda-Mart 2000.p.61-63.
İlter, M. 1979. “Dünya’da ve Türkiye’de Tuz Endüstrisi ve Ticareti ” Tekel Yayınları. İstanbul.
Marchal, P.,1999. “Seaweeds for naturally iodized salts”Flair-Flow-Reports; F-FE 326/99
Üçüncü, M. 2000. Gıda Ambalajlama. E.Ü. Müh. Fak. Yayınları. Bornova-İzmir.
TUZ
Şiir “Gök Kubbesi”nin coşkulu, çağıltılı ve bilge sesi
Yahya Kemal, Vuslat adlı yapıtının mısralarında diyor ki:
“Kanmaz en uzun puseye, öptükçe susuzdur,
Zira susatan zevk o dudaklardaki tuzdur;
İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan.
Bir sır gibidir az çok ilah olduğumuzdan.”
Aşka tuzu ancak Yahya Kemal gibi bir büyük şair böylesi
bir ustalıkla katabilirdi. Yarin dudağındaki o baştan
çıkarıcı,
o doyumsuz arzu ve zevklerin anahtarı bir nebze tuzu hayatımızdan
çıkarıp atsak büyük harfli
insandan geriye herhalde fazla bir sey
kalmazdı. Aşımıza da, aşkımıza da tat veren hep o. Ya da tümden
tadimizi kaçıran… Hem de su dünyaya geldigimizden bu yana...
Tuz, yer küresini paylasan tüm canlıların,
özellikle de biz insanlarin
şiddetle ihtiyacı olan bir mineral. Tuzsuz bir hayat bizler için de
düşünülemez.
Adı eski cağlardan bu yana
ekmekle, yani insanlığın
en temel gıdasıyla birlikte anılan tuz, bütün
toplumlarda vazgeçilmez
bir unsur olmuş. Eski Ahit’te “Rabbin önünde ebedi tuz ahdidir,” sözleri geçer.
Yeni Ahit’te ise “Toprağın tuzu, Yaratan’ın öyküsünü
anlatsın,” denir. Pek çok dilde tuzla
insan ilişkisi üzerine kurulmuş
deyimler kullanılır. Örneğin Yunanlılar “Tuza karşı günah işleme,”
derler, İranlılar ise “Tuza ihanet etme.” Bizdekilere gelince, neredeyse
saymakla bitmeyecek kadar cok
tuzlu deyimlerimiz ve adetlerimiz vardır.
Hangimiz koyu bir bezginlik ve mutsuzluk anında “Artık benim için hayatin tadı
tuzu kalmadı,” dememiştir? Ya da sabrımızı
taşıran
bir durumda “Bu da artık tuz
biber ekti” Olumlu bir ise katkı yapanların soylu tevazularının sembol
kelimeleridir.
“Çorbada tuzum
bulunsun.” Çarsıya pazara çıkıp da kasıp kavuran pahalılıkla
çarpılanlar bir yandan başlarını iki yana
sallar, bir yandan “Amma da
tuzluymuş,” derler. Kalkışılan bir işin, ya da alış verişin umulandan daha fazla
maddi yük
getirmesi durumunda da hemen “Tuzluya
patladı, “ denir. “Tuzu
kuru olan” ların hayatlarına kimi zaman gıptayla bakılır,
kimi zaman da “Tuzsuz
aşım, dertsiz başım,” sözlerinde
bir avuntu aranır.
Kazayla elden düşürülen
cam vazo kırılır, bin
parçaya bölünür ve “Tuzla buz olur.” Sevgilinin ihanetiyle
karşılasan
yürek de… Gönül yarasını unutmaya çalışana sakın
hatırlatmayın o
eski günleri, yoksa “Yarasına tuz basmış” olursunuz. Gençler
şakalaşırken
“Tuzlayayım da kokma,” diye
kıkırdaşır. Huysuz kaynanalar, önlerindeki tabağı
“Ya benim, ya da bunun tadı tuzu yok,”
diye iterler. Yolsuzluklar ayyuka
çıktığında ve bu yolsuzluklar beklenmedik irtifalara ulaştığında, yaşını başını
almış büyükler, “Et kokarsa
tuz basarsın,
ya tuz da kokarsa? …” diye
mırıldanırlar.
Anadolu’nun bazı yörelerinde hala tuz aracılığıyla duygu ve
düşünceler ifade edilir.
Genç kızlar yemeğin tuzunu kasıtlı olarak kaçırarak
evlenme arzularını açığa vururlar. Kimi dağ köylerinde konuğa ilk ikram
biraz tuz, biraz biber ve bir dilim ekmektir. Ne de olsa “Tuzla biber hızlı gider.”
Hamile bir kadının başına belli etmeden tuz
serpilirse doğacak bebeğin
cinsiyetini tespit icin hicbir modern tıbbi cihaza gerek kalmayabilir. Nasılsa anne
adayı burnunu
ellerse oğlu, ağzını ellerse kızı olacak demektir. Tuzun yararlari
saymakla bitmez. Eğer kem gözlerden korkuyorsanız yine
tuza başvurun. Bir
avuç tuzu başınızdan şöyle bir geçirip ateşe atıverin. Göreceksiniz nasıl da
turuncu alevlerle çatır çatır
yanacaktır o tuz. İçiniz rahat olsun, artık uzun süre
nazara gelmezsiniz.
Hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan tuz, neyse ki
dünyamizda bol bol var. Denizler, göller, kayalar… Türkiye de tuz kaynakları
açısından çok zengin. Yani sofralarımızın tuzsuz
kalması tehlikesi yok. Üstelik
artık yanında başka bir arkadaşı daha var: İyot. Alınan bir kararla Gıda Kodeksi
çerçevesinde
Türkiye’de iyotsuz sofra tuzlarının satışı tamamen yasaklandı.
Bunun gerekçesi Türk tüketicilerinin zeka düzeyini 8 puan
yükseltmekti. Bu
kararı uygulamayan tuz üreticileri ve satıcılarına ise altı bin lira civarında ceza
uygun görülmüştü. Doğrusu
sekiz puanlık bir toplumsal zeka artışı için çok
daha fazlası bile değer.
Bir insan, iyotlu ya da iyotsuz günde ortalama altı gram tuz tüketmekte,
böylesine
elzem bir maddenin fazla kullanımının yol açabileceği hastalıkların
listesi gerekten
de herkesi dehşete düşürecek ölçeklerde. Görme bozuklukları,
böbrek yetmezliği,
kalp ve damar hastalıkları, felç v.s.Oysa kütür kütür bir
salatalık turşusu, ya da üzeri
incecik kıyılmış dereotuyla süslü bir küçük tabak
tuzlu balıktan vazgeçmek hiç de
kolay değil. Time dergisi, Amerika Birleşik
Devletleri’nde yapılan bir araştırmanın
sonuçlarını yayınlayarak yüreklerimize
su serpti. Sahanda yumurta fotoğrafıyla verilen
haberde şimdiye kadar
uzmanların kara listeye aldıkları yumurta, margarin ve tuzun
aklandığı, sanıldığı
kadar zararlı olmadıkları müjdesi veriliyordu. Media yoluyla
sağlığımızı
yönlendirmek çok kolay bir yöntem gibi görünse de, aslında son derecede
zor ve hatta akıl karıştırıcı. Birbirinin neredeyse tam aksi bir yığın tez… Ve çoğu
da
bizim tuzla ilgili. Ama seyrek de olsa, sağlık dışında haberlere de konu
olabiliyor tuz.
Bunlardan birinde Polonya’da, Krakow yakinlarindaki 700 yillik
Wieliczka tuz
madeninden söz ediliyordu. Burasi yerin 64 metre altindan
baslayip 327 metre
altina kadar uzanan 2040 galeriden ve uzunlugu 200
kilometreyi bulan dehlizlerden
olusuyormus. Unesco destegiyle maden koruma
altina alinmis. Wieliczka’nin böyle
uluslararasi bir projeyle korunmasinin nedeni
ise büyüklügü degil. Bu cok eski tuz
madenini asil ilginc ve degerli kilan icindeki
tuzdan heykeller. Madencilerin eski bir
efsaneye dayanarak tuzdan yaptiklari
rölyefler, heykeller ve sapeller… Efsaneye göre,
yedi yüzyil önce Polonya’ya
gelin gelen Bizans imparatorunun torunu Kinga buralarda
tuz olmadigini duyunca
ceyizine bir avuc tuz atarak yola cikmis. Ve ilahi bir ses
Wieliczka’dan gecerken
ona durmasini söylemis, prenses atindan inmis, topragi
kazmis, tuz madenini
bulmus.
Kinga, Polonya’da yüzyillardir tuz madencilerinin azizes
olarak kabul
ediliyor. Madenin her yani onun adina yapilmis heykellerle dolu. Bunu ilk
baslatan
ise gecen yüzyilin sonunda yasamis olan madenci Markowski. Yeni Ahit’teki
“Topragin tuzu, Yaratan’in öyküsünü anlatsin” sözlerinden yola cikarak madenin
her
yanini dini agirlikli yapitlarla donatmis Markowski. Onun ölümünden sonra
da baska
madenciler tuzdan heykeller yapmayi sürdürmüs. Ama ne yazik ki
iceriye pompalanan
nem yüzünden tuzdan heykellerde “Tuz cicegi” adi verilen
kabarciklar olusuyormus,
yani tuzdan heykellerde “Tuz cicekleri” acmaya
basliyormus. Ve sonra da erime…
Böylesine tuhaf, tuhaf oldugu kadar da
cekici ve özgün bir “maden-müze”nin yok
olmasini engellemek icin karar
verilmis koruma projesine. Kurulan dev bir klima
sistemiyle bu tuzdan
sanat eserleri kurtarilmis. Simdi yerin 101 metre altindaki dev
Kinga
Sapeli’nde ayin bile yapiliyormus ve madeni gezenlerin sayisi bu yil 200000’i
aşmış.
Polonya’dan doguya dogru, Asya’yi asip da Japonya’ya geldigimizde görüyoruz ki örf
ve adetler, üretim
ve tüketim bicimleri ne kadar degisirse degissin tuz önemini asla
yitirmiyor. Dört bir yanlarini saran tuzlu
denizlerden ötürü mü nedir bilinmez, onlar da
tuza neredeyse kutsal bir yigin anlam yüklemisler, pek cok
törende sikca tuz kullaniyorlar.
Bunlarin en ilginclerinden biri geleneksel Sumo güreslerinde, gürescinin
oyuna
baslamadan önce seyircilerin üzerine bir avuc tuz savurmasi. Bu sahnenin büyüleyici
güzellikte bir
fotografini gördüm. Salonu aydinlatan spotlarin isigi altinda incecik kristallerin
neredeyse her biri birer
gökkusagi olusturmustu, bir avuc tuz binbir renge boyali bir gizemli
bulut gibi dagilmisti havada. Bu ritüelin
anlamini ne yazik ki ögrenemedim, ama sanirim
dünyanin baska yerlerindeki insanlarin tuzdan
beklediklerinden farksizdir Japonlarin da
ondan bekledigi: Bolluk ve bereket.
Ama tuzdan daha somut
beklentileri olanlar da var tarihte.
Örnegin pasif direnisin babasi, ünlü Hintli lider Mahatma Gandi, 1930
yilinin Mart ayinda
Kongre Partisinin baskani olarak, toplumun en alt kesimleri üzerinde agir bir ekonomik
yük olusturan tuz vergisine karsi büyük bir direnis kampanyasi acmisti. Direnis sirasinda
yaklasik altmis
bin kisi tutuklanmis ve hareket kisa zamanda İngilizlere karsi bir ulusal
bagimsizlik mücadelesine
dönüsmüstü. Tuz da bir özgürlük sembolüne…
Özgürlügü
“Tuzluya gelen” Hindistan’dan hemen komsusu
Pakistan’a gecildiginde tuz belki de insanin
aklina heybeti getirir. Cünkü Pencap’ta, İndus ve Cihelum
irmaklarinin arasindaki vadide
upuzun, basi dumanli bir dag silsilesi uzanir. Bunlar adini yöredeki zengin
tuz yataklarindan
alan Tuz Siradaglaridir.
Bizim 1500 kilometre karelik Tuz gölümüz ise dümdüzdür
Anadolu’nun ortasinda, denizden 905 metre yüksektedir, ama bunu hic belli etmez. Hele de
yaz gelince
göl oldugu bile anlasilmaz, sapsari ve kavurucu günesin altinda kurur gider
sulari caglar önceki adiyla
Tatta gölünün. Yerde sadece otuz santimlik kirli beyaz bir tuzdan
kabuk kalir. Gölün dogu kiyilari boyunca
uzanan, İstanbul ve Adana’yi Ankara üzerinden
kavusturan ünlü E-5’te, o adi kötüye cikmis, cileli, kapkara
asfaltta gece demeden gündüz
demeden traktörler, kamyonlar, otobüsler gider gelir. Ve nice yolcu…
Japonya’daki Sumo
gürescisinin seyircilerin üzerine attigi bir avuc tuz kadar renkli isiklar sacmasa da,
arada bir
söyle sürprizli bir göz kirpis gibi dolasir günün son isiklari oralarda da. Tuz, ben buradayım,
der
adeta fısıltıyla.
Tuz, diye lafa baslayinca insan arkasını getiremeyeceğini sanıyor, oysa başlayınca da bir
türlü bitiremiyor.
İnsanlik kadar eski bir lezzet tuz hayatımızda, az ya da cok, ama hep olması
gereken bir şey. Bir mucize…
Deriyi yumuşatarak sert rüzgarlara, soğuğa, yağmura, çamura
karsı kendimizi korumamızı sağlayan da o;
dalından koptuğunda zehir zıkkım olan zeytinin
acısını alarak onu Akdeniz mutfağının ecesi yapan da o.
Doğrusu tuzsuz bir sofrayı
düşünmek
çok zor. Birçok kişi daha masaya oturur oturmaz eli tuzluğa gider.
Tuzluklar…
Ait olduğu yerin
kimlik kartı gibi duran tuzluklar… Plastik, tahta, gümüş, hatta
altın tuzluklar,
tuzluk niyetine
kullanılan çay tabakları… Siyahlaşmış bıçak izleriyle kaplı
yıpranmış
muşambaların; cinayet,
aşk, futbol haberleriyle dolu gazete sayfalarının; kenarı
dantelli,
kolalanmış beyaz keten örtülerin
üzerindeki
tuzluklar. Ve ona uzanan eller… Kadın
elleri,
çocuk elleri, erkek elleri… Yıpranmış eller,
bakımlı eller, titreyen
eller, güçlü eller… Kırık
tırnaklar, ojeli tırnaklar, yenile yenile adeta bitirilmiş
tırnaklar… Yüzükler, bilezikler,
bileğe
sarılmış tespihler… Domatesle kalenderliği, yeşil erikle
yaramazlığı paylaşır tuz. Kuru
soğanın üzerinde
mütevekkil, bifteğin üzerinde bir parça muzaffer
durur. Sofralar ve
çevresindeki insanlar ne kadar değişirse
değişsin onun yeri hiç degişmiyor.
Azı karar
çoğu zarar, derler tuzun.
Hayatimizin tadı bol, tuzu kıvamında
olsun. Islak gözyasindan
tanimasin onu cocuklarimiz. Tüm insanlik paylassin “Tuzun kurulugunu.”
YAŞAM İÇİN KESİNLİKLE GEREKLİ OLAN ELEMENTLER
Yaşayan hücreler içinde hemen tüm elementler bulunabilirse de, aslında, doğadaki 92 elementten yalnızca
birkaçı
organizmanın değişmeyen yapı öğeleridir (ya da metabolizmasında temel rol oynarlar).Biyolojik önem
taşıyan elmentlerin
çoğunun atom ağırlıkları ve atom sayıları küçüktür.Bunlardan karbon, karbon atomlarının
oluşturduğu uzun zincirler ya da
halkalar biçiminde, kendi başına görev yapar.Bu zincir ve halkalar bazen,
büyük ve karmaşık organik moleküllerin temel
yapısıdır ve yalnızca yaşama özelliklerinden biri değil, aynı
zamanda bir parçasıdır; öteki temel elementlerin çoğu, karbonla
tepkimeye girerek, organik bileşiklerin bir
bölümünü oluştururlar.Yaşayan varlıkların hemen tüm organik bileşikleri, hücre
içinde çok bol miktarlarda
bulunan üç elementi (karbon, hidrojen ve oksijen) kapsar.Bu üç element, insanın beden ağırlığının
ortalama
yüzde 93’ünü oluşturur.Karbonhidrat ve yağlar, yalnızca bu üç elementten oluşur: Bunlardan türeyen bazı
maddelerse, bazı başka elementleri de kapsayabilirler.Yaşam için vazgeçilmez olan su, yalnızca hidrojen ve
oksijenden
oluşur.Azot da, yaşayan varlıklar için aynı önemi taşır.Proteinleri oluşturan aminoasitlerin, genetik
madde dezoksiribonükleik
asitin (DNA) ve birer protein olan enzimlerin bireşimlerinde görevli ribonükleik asitin
(RNA) yapısına girer.Karbon, hidrojen,
oksijen ve azot, insanın beden ağırlığının yaklaşık yüzde 97’sini
oluştururlar.Geriye kalan yüzde 3’ü, öteki çeşitli elementler
oluşturur.Bunlardan bazıları, yüzlerce yıllık kaba
kimyasal analiz yöntemiyle ortaya konabilecek kadar çok miktarlardadır.
Bu elementlere, “birincil besleyiciler” denir.”ikincil besleyiciler” ise, varlıkları ancak modern kimyanın çok
hassas
yöntemleriyle belirlenebilecek kadar küçük miktarlarda bulunurlar.Bazen iz miktarlarda
bulunduklarından, bunlara
“iz elementler” de denir.
BİRİNCİL BESLEYİCİLER.
Kalsiyum, fosfor, potasyum, kükürt, klor, magnezyum, sodyum ve demir birincil besleyicilerdir.Hayvanların
sodyuma
ihtiyaçları vardır ama, bitkilerin sodyuma ihtiyaç duyup duymadıkları bilinmemektedir.Demir
ihtiyacı, birincil besleyicilerin
çoğu ile ikincil besleyicilere duyulan ihtiyaçlar arasındaki bir miktardadır; bu
yüzden de demir bazen, ikincil besleyiciler
grubuna sokulmuştur.
Kalsiyum, hayvanların kemik ve dişlerini,
bitkilerin de hücrelerini birarada tutan yapıştırıcı ara
maddesinin en büyük bölümünü oluşturur.Kalsiyumun
ayrıca, kanın pıhtılaşmasında da önemli bir görevi vardır.Batıda
süt ve sütten yapılmış besinler başlıca
kalsiyum kaynağıdır.Tropikal bölgelerde ve Doğu’da küçük balıkların kemikleri,
belirli bazı tahıllar, sebzeler
ve deniz tuzları, iyi birer kalsiyum kaynağıdırlar.
Fosfor, tüm canlı hücrelerde bulunan birçok
bileşimin
yapısına girer: Nükleik asitler (hem DNA, hem de RNA); enerji taşıyan bir bileşim olan adenozin trifosfat
(ATP);
birçok koenzim ve hücre zarının yapısına giren fosfolipitler.Fosfor aynı zamanda , kemiğin önemli
bir yapı öğesidir.
Bir birincil besleyici olan potasyum organik bileşimlerin yapısına girmez.Enzimleri harekete
geçirici bir rolü olduğu
sanılmaktadır.
Kükürt, üç aminoasitin (sistein, sistin ve metionin) bir bölümünü
oluşturduğu gibi, birçok proteinin de
yapısına girer.Aynı zamanda koenzim A’nın da temel yapı öğesidir.
Sodyum ve klor, hayvansal hücrelerde uygun bir
geçişme dengesinin sürmesini sağlar ve sinir akımlarının
iletilmesinde rol alırlar.
Magnezyum, bitkilerin klorofil
molekülünün bir para Bu yüzden, fotosentez
olayında temel bir rol oynar.Hayvan ve bitki hücrelerinde, enzimleri
harekete geçirici bir element görevi yapar;
kemiğin yapısına giren öğelerden biridir.Ayrıca, ribozomların önemli bir yapı
öğesidir.
Demir, solunumda rol
oynayan birçok enzimin, özellikle hemoglobin ve sitokromların bir bölümünü oluşturan
hem molekülünün
merkezinde yer alır.Demirin son zamanlarda, hem kapsamayan bir protein olan ve fotosentez olayını
bir
basamak ileriye götüren ferrodoksinin bir parçası olduğu bulunmuştur.
İKİNCİL BESLEYİCİLER
İkincil besleyiciler, yaşayan organizmaların yalnızca yüzde 1’lik bölümünü oluştururlar.Enzimlerin bir parçası
olarak ya da
enzimleri harekete geçirici görev yaptıkları sanılır.Bunlar arasında manganez, bakır, krom, çinko,
kobalt, molibden, boron,
vanadyum, selenyum, iyot ve flor sayılabilir.Ama tüm organizmaların, bunların tümüne
ihtiyacı yoktur.Şimdiki bilgilerimize
göre molibden ve borona, hayvanlar değil bitkiler ihtiyaç duyarlar;
vanadyuma da, yalnızca birkaç bitki ile omurgasızların
ihtiyacı olabilir.
Birçok iz element, hücre içinde iz miktarlardan daha yüksek düzeylere ulaşırlarsa, zehirli etki gösterirler
.
Bunların
zehirli özelliklerinden bazen yararlanılır.Sözgelimi, bakır bileşimleri havuzlarda üreyen yosunları
öldürmede, çinko kapsayan
bazı merhemler de yara-berelerde mantarların gelişmesini önlemede
kullanılmaktadır.
YAŞAYAN ORGANİZMALARDAKİ ELEMENTLER
METAL
ATOM
ATOM
ATOM
ATOM
OLMAYANLAR
NUMARASI
AĞIRLIĞI
METALLER
NUMARASI
AĞIRLIĞI
Hidrojen
1
1,008
Lityum
3
6,939
Boron
5
10,811
Sodyum
11
22,9898
Karbon
6
12,011
Magnezyum
12
24,312
Azot
7
14,0067
Alüminyum
13
26,9815
Oksijen
8
15,9994
Potasyum
19
39,102
Flüor
9
18,9984
Kalsiyum
20
40,08
Silisyum
14
28,086
Titan
22
47,9
Fosfor
15
30,9738
Vanadyum
23
50,942
Kükürt
16
32,064
Manganez
25
54,938
Klor
17
35,453
Demir
26
55,847
Arsenik
33
74,9216
Kobalt
27
58,9332
Brom
35
79,904
Nikel
28
58,71
İyot
53
126,9044
Bakır
29
63,546
Çinko
30
65,37
Rubidyum
37
85,47
Molibden
42
95,94
Sezyum
55
132,905
1) SU
Yaşamın kökeni konusunda ancak birkaç ayrıntının bilinmesine karşılık, su
içinde başladığına kuşku yok
gibidir.Tüm canlı ve etkin hücrelerin büyük bir
bölümü (çoğunun yüzde 65’ten çoğu) sudan oluşur Bir
hayvan ne kadar
gençse, kapsadığı su miktarının o kadar çok olduğu bilinmektedir.Ayrıca,
hayvan ne
kadar şişmansa, kapsadığı suyun yüzde miktarının da o kadar az
olduğu gösterilmiştir.Ağırlığı 70 kg olan
yetişkin bir insanın vücudunda toplam
40 lt kadar su vardır.Bu suyun % 62’si intrasellüler sıvı ve % 38’i de
ekstrasellüler sıvıyı meydana getirir. Ekstrasellüler sıvı başlıca intersitisiyel sıvı
(dokular arası sıvı), plazma
serebrosipinal sıvı göz içi sıvısı, sindirim
kanalından salınan sıvı ve periton içi, palavra zarları arası,
perikard zarları
arası, sinovyal boşluklar gibi gerçekte içlerinde çok az sıvı ihtiva eden özel
boşlukları
dolduran sıvılardan oluşur.
Kartilaj ve kemikler de bünyelerinde su ihtiva ederler.Kan plazması 3 litre
kadar sıvıyı içerir, alyuvarlar
ve
diğer kan hücreleri de 2 litrelik bir hacim
oluştururlar.
Gerek serebrosipinal sıvı, gerek göz içi sıvısı ve diğerleri karakter
itibariyle intersitisiel sıvıların genel
özelliklerini taşırlar, aralarında doğal olarak
bazı farklılıklar bulunur.Mide bağırsak sıvısına gelince, bu su
günün belirli
saatlerine ve alınan besinlere göre büyük değişikler gösterir.
Hem hücre dışı sıvının kompartmanları arasında, hem de hücre içi sıvısı ile
hücre dışı sıvısı arasında
devamlı bir dengelenme söz konusudur.Organizma
suyun dengelenmesinde başlıca iki mekanizmadan
yararlanır.Susama ve idrar
çıkartma, bunun yanında çevre şartlarına bağlı olarak terleme yolu ile su
dengesi düzenlenebilir.
Çok sıcak havalarda özellikle, terleme mekanizması bu
dengenin sağlanmasında en önemli rolü oynar.
Su, çok çeşitli maddeleri içinde
erittiği için, genel eritici olarak adlandırılmıştır.
Canlı varlıklardaki hemen tüm kimyasal tepkimeler su aracılığıyla olur;
tepkimeye giren ve bu tepkime
sonucu oluşan maddeler de, suda rirler.Birçok
maddenin beden boyunca iletilmeleri için de, önce
beden sıvılarının suyu
içinde erimiş olmaları gerekir.Organizmanın (bitki ya da hayvan) yaşamıyla çok
yakın ilişkisi olan tüm kimyasal tepkime dizileri, eriyik içinde oluşan
değişiklerle birlikte gider.
Besinlerin sindirimi su yardımı ile olur.Su pek çok organizmanın vücudunda
taşıyıcı ortam olarak görev
yapar.Maddelerin vücutta bir bölgeden diğer
bölgeye taşınması suyla sağlanır.Su ayrıca vücut ısısının
düzenlenmesine
yardımcı olur.
2) MİNERALLER
Canlı organizmasının fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmesi daha doğrusu yaşamını
sürdürebilmesi
için,
besin maddeleri su ve vitaminler yanında minerallere de ihtiyacı vardır.Bazı
minerallerin vücut fonksiyonları
yönünden önemi,
vitaminlerin ve hormonların ki kadar fazladır.Genel
olarak bu mineral maddeler besin maddeleri
içerisinde kolaylıkla
sağlandığından çoğu kez yokluk halleri
ile karşılaşılmamaktadır.Mineraller arasında bir bölümü,
biyokimyasal görevleri
yönünden büyük önem
taşırlar.Bunlar özellikle, başta sodyum, potasyum, klor, kalsiyum,
magnezyum, fosfor, kükürt olmak
üzere
demir, mangan, bakır, iyot, kobalt, çinko, flour, kadmium gibi minerallerdir.
A) SODYUM
Sodyum, vücut sıvılarında en yoğun şekilde bulunan elementtir.Özellikle plazma ve intersellüler sıvıda yüksek
oranda bulunur.
Tabiatta NaCl halinde yaygın şekilde bulunduğundan; vücut, yemeklere ilave edilen tuzla,
sodyum ihtiyacını kolaylıkla karşılar.
Tuzun fazlası yine NaCl şeklinde çok büyük ölçüde idrarla, daha az olmak
üzere de ter ve gaita ile dışarı atılır.Günlük NaCl
ihtiyacı 3 gram civarındadır.Gerçekte normal kimselerde
metabolizma için gerekli Na miktarı bir kaç yüz miligramdan ibarettir
.Ancak, kan basıncı yüksek olan kimseler
de, NaCl alımı yeterince sınırlandırılmalıdır.Bu sınır 1 gram civarındadır. Plazmadaki
Na miktarı % 32 miligram
kadardır.
SodyumunGörevleri
Vücut sıvılarında bulunan sodyumun en dikkati çeken görevini, ozmotik basıncın sağlanması teşkil etmektedir.
Kanın ve
intersitisiyel sıvının normal ozmotik basıncın sağlanması ve korunmasında Na konsantrasyonunun
büyük bir önemi vardır.
Sodyum, kan plazması dışında ve tuz halinda bir miktar da kemiklerde yerleşmiş vaziyette bulunur. Gereğinde
organizma,
kemiklerdeki sodyumdan yararlanabilir.Kan sodyumu düzeyinin ayarlanması, başlıca ACTH
hormonunun etkisi altında olur.
Kanda Na düzeyinin normalin üzerine çıkmasına “hipernatremi” altına
düşmesine ise “hiponatremi” denilir.Yüksek
tansiyonluların veya tansiyon eğilimi bulunanların, tuz diyetlerine
önem vermeleri gereklidir.NaCl yerine diyette KCl tuzu
kullanılmaktadır.KCl tuzunun uzun süre kullanılması da
K birikimi yönünden sakıncalı olabilir.
B) POTASYUM
Özellikle hücre içi sıvısı yönünden ve hücre içerisindeki fonksiyonları yönünden çok önemli bir katyondur.
Normal besinlerle
yeterli miktarda K alınır.Besinlerle alınan bu potasyumun miktarı 2-4 gram arasında değişebilir.
Besinlerle alınan ve absorbe edilemeyen % 5-10 oranında potasyum gaita ile, diğer bir kısım potasyum da
böbrekler yolu i
le dışarı atılır.
Potasyumun Görevleri
Kanda potasyum düzeyinin yükselmesine “hiperkalemi” düşmesine ise “hipokalemi” denilir.
Kan potasyum
düzeyindeki
değişiklikler, daha çok kendisini çizgili kaslar ve özellikle kalp kası üzerinde
belli eder.
Hiperkalemi veya diğer terimi ile
hiperpotassemi halinde kalp vuruşlarında yavaşlama ve
kalp seslerinde
zayıflama görülür.Hiperpotassemi, daha çok
böbrek yetersizliği, şok veya dehitratasyon
hallerinde, Potasyum
atılımı “aldosteron” un kontrolü altındadır.
Hipokalemi (kanda potasyum düzeyinin düşmesi) daha çok hücre içi sıvısındaki potasyum düşmesi hali ile
birlikte
görülür.
Hipokalemi, kaslarda zayıflık, hastada letharji hali, iştahsızlık, etraf organlarında felçler ve kalp
kasında dejeneratif
değişiklerle kendini belli eder.
C) KLOR
Klor, intersitisiyel sıvı ve kan plazmasındaki başlıca anyonları teşkil eder.Klor, sodyumla birlikte NaCl yani yemek
tuzu
şeklinde organizmaya girer.Gerçekte sodyum ve klor metabolizmaları birbirlerine sıkı bir şekilde bağlıdır.
Alınan Cl- un,
gaita ve terle atılan çok ufak bir kısmı hariç, büyük kısmı idrarla atılır.
Klorun Görevleri
Klor, özellikle plazmada ve hücreler arası sıvıda yer alan bir elektrolit olarak, ozmotik basıncın sağlanmasında
görev alır.
D) KALSİYUM
Kalsiyum, insan organizmasındaki en yoğun şekilde bulunan katyondur. Vücutta bulunan kalsiyumun çok büyük
bir kısmı,
kemik dokusunda “hidroksiaptid” kristalleri halinde fosfatla birlikte bulunur.Kalsiyumun plazmadaki
düzeyi % 10 miligram
civarındadır.Kalsiyum özellikle kanın pıhtılaşmasında önemli rol oynar.Kalsiyum kasların
fonksiyonu yönünden de önemlidir.
Ayrıca hücre zarının permeabilitesinde ve sinirsel aktivitede de kalsiyum
rol oynar.
Normal bir diyetle beslenen, bir kişi
günde 800 miligram kadar kalsiyum alır.Bunun 700 miligram kadarı
gaita ile tekrar vücut dışına atılır.Vücutta net olarak
100 miligram kalsiyum saklanmış olur. Vücutta kalan ve bir
kısmı da kemiklerde depo edilen 100 miligram kalsiyumun
bir bölümü de yine gaita ile dışarı atılır.Böbrek yolu
ile çok az kalsiyum dışarı atılır.Kalsiyum, sütte, yumurtada, peynirde,
fasülyede, mercimekte, ette ve bazı yeşil
sebzelerde de bulunur.
Kalsiyumun Görevi
Plazmadaki kalsiyum düzeyi çok dar sınırlar içerisinde bulunur. Bu sınır % 9,2-10,4 miligram arasındadır.
Kalsiyum düzeyinin
bu sınırın altına düşmesine “hipokalsemi”,üzerine çıkmasına da “hiperkalsemi” denilir.
Plazma kalsiyum düzeyinin % 6
miligrama kadar düşmesi halinde “tetani” denen hal meydana gelir.Tetanide
özellikle Peri-feral sistem sinirlerindeki
uyarımla, kaslarda tetanik kasılmalar görülür.Bu kasılmalar el ve yüz
kaslarında, daha çabuk ve belirgindir.Tetani hali
devam ederse hasta ölebilir.
Hiperkalsemin halinde ise, sinirsel
sistemdeki uyarımlar yavaşlar, bunun sonucu olarak kaslar
da tembelleşir.Neticede iştahsızlık ve kabızlık
görülebileceği gibi, ileri hallerde kendisini kemiklerde aşırı derecede kalsiyum
birikimi ile belli eden hastalık hali
ortaya çıkar.Plazma kalsiyum düzeyinin yükselmesi daima fosfat düzeyinin düzeyinin
düşmesi ile birlikte
görülür.Böbrek fonksiyon bozuklukları da kan kalsiyum düzeyinde değişikliklere neden olabilir.
E) FOSFOR
Fosfor canlı organizma için vazgeçilmez bir maddedir.Fosforsuz bir hayat düşünülemez.Fosfor, organizmada
kalsiyumla
beraber başlıca kemiklerde bulunur.Fosfat, kanda fosfat iyonları şeklinde bulunduğu gibi, protein
ve lipitlere bağlı olarak
da bulunur.Nükleik asitleri meydana getiren nükleotitlerde de, fosforik asit vardır.Canlı
organizmanın biyolojik enerji
kaynağını oluşturan ATP’de bir fosfat bileşiğidir.
Fosforun Görevi
İnorganik fosfat, plazmada başlıca iki şekilde bulunur.HPO4- ve H2PO4- iyonları kanda bulunan bu fosfat
iyonlarından büyük
kısmını HPO4- iyonları teşkil eder.Bu fosfat iyonlarının asit-baz dengesinin sağlanmasında
önemli rolleri vardır.Kanın fosfor
cinsinden inorganik fosfor miktarı % 4-5 miligram kadardır.Plazmanın fosfor
düzeyi, kalsiyum düzeyi ile yakından ilişkilidir.
Her iki inorganik madde düzeyi, kanda birbirleri ile belirli bir oran
içerisinde bulunurlar.Bu oran 1/1 şeklindedir.Plazmanın
fosfat seviyesi 0,8 m Mol/litreyi aştığı zaman fosfat fazlası
idrara geçer.Bu, fosfat için eşik değeridir.
Kan fosfat düzeyinin
ayarlanmasında “parathormon” etkin bir görev
yapar.Parathormon bu görevini bir taraftan kemiklerden ekstrasellüler sıvıya
fosfat geçişini kolaylaştırmak, diğer
taraftan da böbreğin fosfat itrahını çoğaltmak suretiyle yapar.
F) MAGNEZYUM
Magnezyum, sağlık için gerekli minerallerden birisidir.İnsan organizmasında başlıca kemiklerde, kaslarda ve
sinirsel dokuda
bulunur.Magnezyum daha çok bir hücre içi elemanıdır.Alyuvarda da magnezyum vardır.
Magnezyumun plazmadaki miktarı
% 2,5 miligramdır.Hücrelerde Mg miktarı daha fazladır.Kas hücrelerinde
% 20 kadar magnezyum vardır.Yetişkin bir insanın
günde 350 miligram kadar magnezyuma ihtiyacı olduğu
kabul edilmektedir.Magnezyum büyük ölçüde gaita ile vücuttan atılır.
Magnezyumun Görevi
Magnezyumsuz bir diyetle beslenen deney hayvanlarında dolaşım bozukluğu ve sinirsel irritasyonlar görülür.
Sonuç
konvulsiyonlar
ve ölümle noktalanır.Magnezyum kas kontraksiyonunda miyozinin ATP’ase aktivitesine
inhibe eder,
buna karşılık aktomiyozin
adenozintrifofataz aktivitesini sitümüle eder.Genel olarak magnezyum
birçok enzimlerin
aktivasyonu için gerekli bir mineraldir.
Biyokimyasal tekniklerde de Mg++ iyonlarından
yararlanılır.
G) DEMİR
İnsan organizmasında özellikle alyuvarların yapısında bulunan hemoglobin’in, fonksiyonel bir parçası olması
yönünden
önemlidir.
Bunun dışında demir, kasların myoglobininde, sitokrom, peroksidaz ve katalaz enzim
sistemlerinde yeralan
hayatsal değeri olan
bir mineraldir.Demirin biyokimyasal reaksiyonları özellikle solunum
sistemi yönünden büyük
görevleri vardır. Çocuklar için günlük
demir ihtiyacı 10-15 miligram arasında değişir.
Büyüklerin demir ihtiyacı da
kadın veya erkek oluşuna veya genç veya yaşlı oluşuna
göre farklılık gösterir.
Genç kadınlarda ve emziren annelerde
18 miligram kadardır.Vücuttan atılan demir miktarı ise sadece
1 miligram kadardır.İnsanlar yedikleri her türlü et
besinleri ile yeterli miktarda demir alırlar.Fosfatça zengin
besinlerin alınması demir absorbsiyonunu yavaşlatır.
Demirin dokularından kana salınabilmesi için bakıra
ihtiyaç vardır.
Demirin Görevi
İnce bağırsaklardan ihtiyaca göre absorbe olan demir, plazmada süratle ferrik şekilde oksitlenerek
glikoprotein
yapısında olan “transferrin” ile birleşerek dokulara naklolunur.Demirin organizmadaki
depo şekline “ferritin”
denilmektedir.Demirin fazlası vücuttan dışarı atılamaz.Bu nedenle kendilerine
gereksiz yere fazla demirli preparatlar
verilen kan transfüzyonu yapılan şahıslarda demir birikimi olur.
Demir özellikle hemoglobinin, solunum zincirinde yeralan
non-hem proteinlerin, sitokromların,
miyoglobinin yapılarında yeralması ve bazı enzimlerin aktivasyonu yönünden çok
önemlidir.
H) ÇİNKO
Çinko bazı enzimlerin aktivasyonu için, vazgeçilmez bir mineraldir.
Pankreasta oldukça büyük miktarda çinko bulunur.İnsülin pankreasta çinko bileşiği halinde depo edilir.
I) KOBALT
Kobalt B12 vitamininin yapısında yeralan bir mineraldir.İnsanlarda kobalt noksanlığı görülmemiştir.
Fazla kobalt “polisitemia” denen fazla alyuvar teşekkülü hastalığına neden olmaktadır.
İ) FLUOR
Fluor noksanlığının diş çürümelerine neden olduğu bilinmektedir.Dişi çürüten bazı enzimlerin aktivasyonu
için gerekli
olduğu, bulunmaması halinde, aktif hale geçemeyen enzimlerin diş çürümesine sebebiyet
verdikleri varsayımı ileri
sürülmektedir. Fluor, ayrıca vücuttaki kemikleşmeye de yardım eder.Sularda
yetersiz fluor bulunduğunda, sulara ,
diş macunlarına, süte eklenerek alınabilir. K) BAKIR
Bakır kan proteinlerinde seruloplazminin yapısında yeralır.Bazı önemli enzimlerin aktivite gösterebilmeleri
için bakıra
ihtiyaçları vardır